10 Nisan 2013 Çarşamba

telkin

mavi kuş benimdir. 
siyah çerçeve benimdir. 
ben özverili biriyim. 
ben özverili biriyim. 
ben özverili biriyim. 
ben özverili biriyim.
daha neyimden vazgeçebilirim iyileşebilmesi için?
özveriliyim. 
sadece sinirliydi. 
çok kızgındı. 
ondan alay etti. 
yoksa beni sever ki o. 
hemencik dediği gibi unutmaz vazgeçmez. 
istemedi sarılmanı. 
ama nedendi
ne kadar özleyeceğini bilmek istemedi çünküydü.
beni sever.
benim için değişir.
sonra ödülümüze kavuşuruz.
inşallah.

doğru bi karardı. yılma. sakın.

o kadını parçalamak istiyorum. ne konuşulduysa bugün onun bok yemeleri hep. çocuğa ekmek aldırmak fatura ödetmek dışında görevler verseydi biriciğimin tapındığım aklına adak olurdum. aşk için ölürdüm.

şimdiyse o tapındığım akıl iyileşsin ve bedene hükmetsin diye kendimi öldürüyorum.


benim için doğruysa benim kalsın allahım. fazla ücra köşelere saçma onu. benim için doğruysa kendini bulsun. benim için doğruysa bizim için çabalasın. benim için doğruysa onun için de doğru olayım. amin.


ayşoş'um beni anlar.

gülümseten koca bir güzelliğe sahipken, yetersizlik hissiyle ne de güzel itiyoruz güzelliğe katkı sağlayan her şeyi..

keşke itmeseydi de gözlerimi açmasaydı da ben kör aşık kalsaydım, diğ mi ayşe? hem sen de beni kör aşıkken daha çok seviyorsun.


keşke beni anlasaydı da sıcak elleri soğumasa, aklı kötüye çalışmasaydı, kırılgan olduğumu bile bile acıtmasaydı sözleriyle, diğ mi ayşe? hem sen de üzülüyorsun ben ağladığımda.


keşke son bir kez.. neyse ayşe. ben ağlayamıyorum. irmik uyumamış. annem uyumamış. sonra dertleşiriz.


yapmam gerekliydi. senin içindi. benim içindi.

keşke beni anlayabilseydin mavim.
keşke alay etmeseydin gerçekliğimle yeşilim. 
keşke acımı azımsamasaydın biriciğim.

beni ne olarak aklında tutman gerektiğini bilmiyorum canım sevgilim. sen düzel de, benimle olmayıver, ne olacak ki yahu.. beklerim ki mayolarımı içime giyip. nolmuş. 


bir zorluğu tek başına atlatman gerek. desteğimi kabul etmemenin hiç bir önemi yok. sana öyle yoğun olacak ki yardımım. umarım aklına ektiklerini sökmezsin toprağından. umarım iyi olursun. umarım sağlıkla olursun.


dediklerini bir kulağımdan aldım diğerinden saldım. sen rahat ol. seni bekleyeceğim. gelip kibirlensen bile bana, bak değiştim, yanımda kimler kimler oldu, bak yanımda kim var desen dahi bekleyeceğim.

bu zorluğu tek başına göğüslemelisin. bu sorunu tanımadığım, tanışacağın insanlarla aşmalı ve beni bulmalısın sonra. konuşmalıyız. sarılmalıyız. ölene kadar sarılmalıyız, öyle ki aramızdan rüzgar geçmemeli. bu yüzden öldürmemelisin beni.

seni seviyorum mavikuş. biraz dolaş. ama çok uzağıma düşme. 

17 Mayıs 2012 Perşembe

salyangozlar, sevgi dolu yaratıklardır.

sevgi dolulardır; yalnız, hayatlarına dokundukları kimi insanın içini boşaltır, kimi insanınsa ateşini harlarlar. ama tabi ki suç, her zaman salyangozun değildir.




bir şey buldum; bir kağıt.. küçük, a5 büyüklüğünde, hafif sarımsı yüzey rengi, gri kareleri var. muhtemelen sevdiğim defterlerimden birine ait. kırmızıyla yazılmış; hiç şaşırmadım. 


"hayatım bana değer vermeyen insanlarla doluyor her geçen gün.. ya da, önemsemeyen, umursamayan mı demeliydim? seni nasıl özlemem, izah eder misin? izahı mümkün müdür bunun? nasıl aramaz gözlerim seni bu cümbüşte?

kalabalıktan sıyrılıp seninle olduğumu düşünüyorum. kızgınsam; bunu seninle paylaştığımı ve senin olası telkin cümlelerini.. aklımdan geçirdiğim cümleler, kulağına çalınsa, ne derdin, yüzünü nasıl değiştirirdin kim bilir? saçma bir şey söylediğimi varsaydığımda yüzünü şöyle düşlüyorum: kaşlar çatık, dudaklar gülümsememek üzre sıkılı, ama eğlenceye de pek dayanıklı değil. herhangi bir zamanda seni şöyle düşlüyorum: gözleri kapalı, sanırım uyuyor; sessiz olmalıyım. bir başka zaman şöyle: dudaklarını ısırmış; ya tedirgin ve heyecanlı, ya da dudağında yediği tatlıdan kalmış.

ah seni nasıl özlüyorum! kendimi çevreme, değerlilerime pay etsem, sana düşen paydan korkabilirsin. o kadar fazla; özlemim, değerin, değer kaybedişim..

allara, morlara rağmen, hatta gökkuşağına rağmen -senin rengin dahil- ; özlüyorum. bir tek buna müsaadem var. bir bu konuda uzmanlaştım.
en güzel rüya tuvallerimde bile senden izler var. hatta bir gün, senin yaşayacağın güne uyanabilirim; o kadar sık rüyalarıma giriyorsun ki..


benim kalbim temiz değil. nolur bir daha iste karşılaşmamızı. nolur bir daha (ya da son bir defa) görüşmek iste. lüften.


...hava güzel olsun. rüzgar ılık ama kuvvetli olsun. "nasılsın" diyen sesini bastırsın kalbinin tutturduğu ritim.. "çok iyiyim, ya sen?" diyen sesimi bastıramasın heyecanım. hep gizlemeyi başardım. yine başarabileyim. (yapabilirim)


lütfen çok iste ki, özlemim hafiflesin.

lütfen çok iste ki, sana iyi bi' gece, iyi bi'kaç zımbırtı dilemeyeyim samimiyetsiz iç dünyamdan.

lütfen çok iste ki, kedi sevelim birlikte."



   istedi. görüşmek istedi. bulunduğum şehre adım atışından yaklaşık 4 gün sonra..

   o 4 gün boyunca kendimi yedim. sinirlendim. çok uyudum. çok hatırladım, az unuttum. az yedim, hiç kustum. her an arayabilir diye temiz giyimliydim. saçlarımı bile 'ev topuzu' yapmadım.

  görüştük. 4saat geçirdik. bir şeyler konuştuk, bir şeyleri yudumlarken. gözleri bendeydi allahım, benimkiler de onda! sustuk, baktık. sonra yol göründü bana 'anne baba yoklamaları' sebebiyle..

   mektuplarımı verdim. sonra oku dedim. bir sigara daha yaktı. kasa kapandığı için, bir kahve daha söyleyemedi. ben mektupta yazanları sustum ona bakarken. o onu -hiç istemeyerek- üzüşümün bir kısmını sindirdi bana bakarken.

   uyudum uyandım, ama mektup hakkında hiçbir şey demedi. okuduğundan emindim. okuduğunu ima etmedi. hiçbir şey demedi. o gün tamamen farklı bir sebepten dolayı beni aradı. yarın görüşmek istediğimi söyledim son kez. olurladı.


görüştük. otobüsten indi (biraz bekletti, belki de ben erkenciydim). kulaklıklarını kulağından çıkardı. yüzümü avuçlarının içine aldı, yanaklarımdan öptü. her şey ne kadar güzel gidiyor değil mi? ama dur.


bir banka oturduk. biraz hava-su.. "mektupları okudun mu?" "okudum" "okudun ve?" "okudum. durdum, ne yazmış o dedim, bir daha okudum. sonra bir daha.."

şeffaflaşmaya başladı, huyu kurusun. işte benim hayatım tam bu noktada sikildi. (hayır 'ı' değil, 'i'. )

bana, içinde bana dair hiçbir şey kalmadığını, o eskinden çok sevdiğim ama artık biraz önyargılı davrandığım cumartesi günlerinden birinde söyledi. boğazımı düğümlediğinde, uçurum kadar sessizdim.


konuşmam için çabaladı. ama ne zaman konuşmaya çalışsam -artık kaçırmadığı- gözleriyle beni yerime mıhladı. yani, sözcüklerimi mıhladı.


kırıldım, ama aslında hiç kırıcı değildi. tesellim yine ondaydı. beni türlü şekillerle teselli etti. bunu yapmasaydı belki de şuan cumartesilerden nefret ediyor olabilirdim.


ağladım. üstelik yanında ağladım. ama fonumdaki müzik çok acıklıydı. yine tesellim, onun asil ruhundaydı.


mevlana demiş ya, " üzülme! istediğin bir şey olmuyorsa, ya daha iyisi olacağı için, ya da gerçekten de olmaması gerektiği için olmuyordur." diye..

daha iyisini istemiyorum ki.. varsın benim olmasın.





7 Şubat 2012 Salı

lütfen beni çekelemeden uzaklaşın

yooook! o kadar da dürüst değilsin arkadaşım. olmanı çok isterdim. sen ki zilyon senelik arkadaşlığın bittiğinde dahi çok üzülmeyeceğini söyleyensin. tükendi mi kestirip atansın. beni, dünkü boku, kaybedince mi üzülürsün?

yapmaaaaaaaaaa


"araya mesafe girer, ama kopmayız" nereye kopmayız be! kadın çorabı söküğü gibi, bi söküldük mü, sonumuz çöp!

zaten ideallerin, yaşadığım ve yaşamak istediğim şehirden uzak.. sen sanıyo musun ki, arayıp sorcaksın beni. ya da sanıyo musun ki, aradığında özledim dediğinde, samimi bulucam seni?

ah arkadaşım ah.. ben güven problemi yaşayan biriyim bilmiyor musun sanki?

tam da çok alışmışken "burda yapamam, gidiyorum"u müjdeliceksin. ve bunu olgunluğumla karşılamamı bekliceksin öyle mi?

tam da çok alışmışken siktirip gidecek, benim için en iyisi bu derken de metanetimi korumamı mı bekliceksin benden öyle mi? şu an bile tıkanığız görmüyor musun? pompaları gövdemizin arkasına saklayıp yüzyüze konuşuyoruz hep.. üstten üstten..


ben suratına patlattığım kahkahalarım gibi olmasın diye tuttum kendimi. yoksa ağlamayı sevmem, ama ağlatmak için uğraşırsan da koyvermeyi iyi bilirim. sana çok kızgınım ben. ağlak yanımı baskılayacak kadar kızgınım hem de: diğer özletenler yetmiyomuş gibi, bi de seni mi özlicem? beni dev bi ateş topuna evirmek mi niyetin?


emekliliğimiz midir en yakın randevu? şehrimizde?



ah siz yok musunuuuuz.. sizi iki küçük güvercin! demek göç ha?
işte ben bu iki şapşal yüzünden yeniden sevmemeye başladım insanları sevmeyi. biri zaten tanımaya başladığımdan beri gidicem sinyalini çakıyordu. şimdiyse diğeri...

insanları sevmiyorum tamamdır artık. eninde sonunda dımdızlak bırakılıyosun çünkü..

eninde sonunda yankılatıyolar titrek sesini.. ben hazırım canımıniçleri!
mektup atın; seversiniz; severim.





" yalnızlığın kadarsın. yalnızlığın mis kokmalı..."

denerim bedri rahmi'ciğim.. çabalarım.














denden ama,, ne yapayım?

'denden'den nefret ediyoruz. onun kolaylığını, tekrara sürükleyişini, hızlıdan ziyade 'fast' kadar sahte oluşunu sevmiyoruz.

ama,
özlemeden de edemiyoruz be! nasıl hissettiğini, nasıl hissettirdiği hatırladığı sürece insan, özlüyor; herkes hemfikir değil mi?


"bitti, bundan sonra ne yüzsüzlüğüme ne de içimi acıtan ama senin insani yönlerine ulaşamayan sözlerime tanıklık ediceksin.. yoruldum. bitiriyorum."

acıdı, bundan sonra ne güzel kelimelerin, ne dost yüreğin, ne de samimi özlemelerin var.. aşkı karşılayamama beceriksizliğimle yordum seni. acıyor içimdeki tüm açık yaralar şimdi..

sana aşık değilim. senden hoşlanıyor da değilim.
bunların çok daha ötesinde bir yerdeyim.




sadece özlüyorum.


utangaçlığını, sakar ellerini, çok konuşmadığını iddia edip yanımda şakımanı..
özlüyorum seni m.a.





6 Şubat 2012 Pazartesi

sıkıldım biraz

neyden olucak? yalnızlığımdan sıkıldım. ama yalnızlığım beni mutlu edemez oldu.

geçmişe dönüp dönüp kurcaladığım yerler, çağırdığım anılar canımı sıkar oldu. yenilik istiyorum. oyalanmalık bişeyler işte.. anlarsınız ya.. 


yeni biri,
yeni bi gündem,
yeni bi şehir, yeni bi hayat! 

of.. çok sıkıldım çok!

12 Ocak 2012 Perşembe

HO HO HOO



istanbul'daydım yılbaşında. talihsiz bir şekilde yanında kaldığım arkadaşımın final haftasına denk gelen yer yer sıkıcı yer yer ışıklı bir hava değişikliğiydi.

ilk gidişimdi. gözlemlerim o kadar da genel-geçer bilgi düzeyinde olmayacak eminim. dedim ya çok fazla gezemedim. ama sor taksimi, istiklali, tüneli, küçük beyoğlunu... heh işte oralar artık benden sorulur.

adım başı bir souvenir dükkanı, bayılıyorum turistler için hazırlanmış oltalara, takılıverdim hep :)

ulaşım çok karmaşık. tramvayı ayrı dert, trilyon durağa sahip metroları ayrı dert.. -ki zilyon tane farklı metro ray sistemi var. 280'e bindik mesela. yani ben 280 sanmışım onu. 28-O imiş kendileri. ÖF dedim BU NE KARMAŞA EY ŞEHİR! dedim BİRAZ DİNLEN dedim. o kadar gürültülüydü ki duyamadı sesimi istanbul.


sıcak şarabına vâkıf olamadan boğazım, bir haftalık serüvenim sonlandı. arkadaşımın sevgilisiyle tanıştım. güzel şeyler dedim ona ama, ben pek uyum gözleyemedim. o kadar mutlu hissediyodu ki kendini bozmak pek içimden gelmedi. evet, bu satırlarda benim ne denli hakiki bi arkadaş olduğumu açıkça görüyosunuzdur. söylemeliydim ama, şimdi kızın da huyunu suyunu biliyorum. değer verip aslında değer vermeyen, yapmacık biri. EVET İSTANBUL İÇİN ONU KULLANDIM nyhahah! :)) öhem, ne diyorduk?

bana dedi ki arkadaşım, "kırmızıcım, biliyo musun sevgilim çok unutkan. ama ben bunu ona belli etmiyorum. tekrar tekrar anlattığında, hıhı sevgilim, aa öyle mi sevgilim diyorum".


ve ben bunu arkadaşımdan kaç kere dinledim biliyo musunuz? ben bile bilmiyorum o kadar çok anlattı ki aynı bu kelimelerle bu tespitini. tek bi konuda birlendiklerini düşünüyorum: unutkanlıkları.

öyle.. ama eklemeliyim: 


eğer ki zaman, şehrin içinde kaybolmama yetebilecek kadar uzun olsaydı, ben şehristanbul'a aşık olarak dönerdim. kıfsmet :)



8 Aralık 2011 Perşembe

bomboş!



kafamın içinde doldurmak istemediğim yerler var sanki..

ya da ben o kadar az kullanıyorum ki omuzlarımın üstünde taşıdığım şu koca şeyi; işlevsizlikten olmadık anlarda (her an) olmadık insanları (halının altına süpürdüklerimi) özlüyorum.


tembellik o kadar oturmuş ki iki kaşımın ortasına, tembelliğimle görüyorum, tembelliğimle duyuyorum, tembelliğimle düşünüyorum.. hatta ilerde tembelliğimle bile sevişebilirim. üstünkörü.. yine olmadık anlarda olmadık kişileri düşünerek, kaytararak..


özlemek istemiyorum! hayatım sürekli birilerini özlemekle geçsin istemiyorum! def olun aklımdan yahu!

aaa!


2 Aralık 2011 Cuma

kendime not 1: veda edebil !

hoşça kal denmemiş hiçbir vedayı vedadan saymıyorum. çok sığ, çok alelade. veda bile değil onun adı: umursamayış.


vedanın ne yolla yapıldığı önemli değil. ayaküstü muhabbetlerde, messenger'da ya da facebook'tan edilen sohbetlerde.. mühim değil. hoşça kal denmiyorsa, lanet olsun bu aşka lanet olsun bu seavgim!

düşünsene, konuşuyorsun arkadaşınla.. sonra o ilk sessizlikte topukluyor. ne kadar mide bulandırıcı değil mi? sanal olmuş olmamış, hepsinin mide bulantısı eşit. test ederiz, onayı alırız gerekirse.



öyle yani, vedanın da bir üslubu olmalı. klişe mlişe! belli bir kalıbı olmalı. 










1 Aralık 2011 Perşembe

kolay OL-MA!

sıradan olma demiyorum. kolay olma diyorum. eğer sıradansan, sıradanlığına şekil verip, net, saf olabilirsin. yani özenle şekil verdiğin sıradanlığınla kolay olan sen olmazsın, hayatın olur. kolaylaşır.



güzel eleklerin olsun mesela. yani olmalı. benim o kadar da güzel eleklerim yok. iş görüyorlar ama, ne bileyim, güzel değil gibiler, neyse. duygu tartımın, tepki ölçümün, ve tabi ki olayı karşılayışın, kendinde kolay gördüğün kısımlarını zor edebilmeli eleklerin yardımıyla. 


ben çok gülerim mesela. hatta bazen ota boka. öef! gülmek herkese, her değere (kediye, kuşa, bakkala, çakkala, antipatiğe, sempatiğe, eskilerden kopup gelmiş komik bir anıya, sese, düşene,... )  pazarlayabileceğim bir şey. gülmek kolay yani benim için. bu beni de kolaylaştırıyor malesef. 




merhaba!nın yanına kıstırıverdiğin bir gülücük, aynı sıcaklığı alamadığında sana ucu henüz bilenmiş bıçaklar olarak geri dönüyor. ve sen keşke hiç bulaşmasaydım diyecek kadar basit oluyorsun. sessiz kalıyorsun depresifleşerek, ve bu nelere yol açıyor? gözlemleyelim:

gözümü kaparım, vazifemi yaparım. gibi saçççççmasapan bir imaj yüklüyor sana. vazifen neyse onu yapıp SESSİZCE, çekiliyorsun her zamanki sıkıcı ve kokuşuk kabuğuna. kimse senin sikimsonik ruh halinle ilgilenmeyene kadar kendini yok ediyorsun ve dışarıdan -görünmez olmadığın nadir anlarda- antipatik bir gerzek olar...


öf devam edemeyeceğim. kendimden soğudum.
uyyim!
iyygeceler!




*yalnız düşündüm de, ben ağlama hissimi geçiştirebiliyorum. bu beni o konuda zor yapar mı? yani nadiren  ağlıyorsam ben, zor muyumdur??
.............................................................değilimdir. sadece duygusuz bir topiliğimdir.

şarkıyı de kendime armağan ediyorum o zaman!  ğğğrrr!





nefesim nefesine..



bu şarkının ifadesi yok. yani, "ne etkili şarkı, çok etkilendim." diyemiyorsun. etkileniyorsun ama, o cümleyi kurarsan eksik kalır diye cümlen; diyemiyorsun. o kadar gerçek ki, soyut anlamda yol kat ettirse de o kadar elle tutulur somutlukta ki.. biri kendine ait acısını, imkansızlığına rağmen saf umudunu anlatıyor da sen bu gerçekleri sessizliğinle onaylayıp kendine ekliyorsun gibi..



yaşanılan öyle bir fonksiyon ki limiti sonsuza giderken de acıyı buluyo. bunu hangi yürek ne düşleyerek kaleme almıştır diye düşünüyorum kendi saçma mutsuzluklarımı kışkışlarken//


 mümkün olmadığını bildiği halde keşke diyor ya her tekrarında, of! deme yahu, deme. yapmayın şöyle türküler:)



bir daha görmeyeceğinden (ya da göremeyeceğinden) emin, umudu yüksek, bu zıtlık içinde kafa hafif dumanlı.. değmeyecek nefesi nefesine, söyleme bu şarkıları türküleri, sus! mutlu aşk yoktur, biliyorsun.








26 Kasım 2011 Cumartesi

sıkıcı döngü

ismim x olsun mesela.

annem tarafından "iiiiiiiiiiiiiiiks koş çabuk! gel gel!" diyerek salona çağrılıyorum. ve heyecanla paylaşmak istedikleri şey yetenek yarışmasındaki her hangi bir performans oluyo. biraz azarlayıp omuzlarımı düşürerek odama dönüyorum.

her çağırdıklarında gidiyorum, bir öncekini unutarak..
öef! yoruldum ama!


bebelele çokomel

kucağında bebek olan annelere gülümsememek istiyorum ama engelleyemeyip gülüveriyorum. iki yüz buldu diye hemen bebekle daha çok ilgilenmeler, kimseyle konuşurken kullanmadığı ses rengiyle yüksek desibelle konuşmalar.. aman allahım! mesafeli bir gülücükse kullandığım, hemen bebek üstünden benimle konuşur gibi bebekle konuşmalar etmeler.. :) garip dimi?


bunların hepsi kaldırılabilir şeyler ama, bir nokta var ki es geçmem mümkün değil. geçenlerde aynen yaşandı.



yer:otobüs


çocuğu kucağında anne: (gözümün içine bakarak)gel kıjıııım oturalım buraya.


bebek: ıgığvığığığğğ


ben: (gülümsüyorum)


bebek: açh!


çka: aç kapıyı şoför. aç şoför amca, de kızım.


bebek: açh!


çka: aç amcası kapıyı.


bebek: nnnnnn-ni


çka: an-nem! ON-NÖM!


bebek: nnnnn-nee


çka: anneciiiiiiiiiiiiim bak burda ne var tut burdan annem. heh afferim kıjımaaaa!


bebek: gğğğğggğğğ. (derken beni keşfedip kim bu yabancı der gibi inceliyor)


ben: (bebeğe gülümsüyorum)


bebek: (heyecanlanıyor bişiyler bişiyler, uçmak ister gibi kanatlarını -a pardon- ellerini aşağı yukarı hareket ettiriyor, bebek işte..)


çka: kim var orda anneeem? TEYZE Mİ VAAAAAAAR. AAA MERABA TEYZESİİİİİİİİİİ! NAŞIIIĞŞIN TEYJEŞİİİİİİ? MEYEBAAAA!

iç ses: len bi sus!






 işte tam o an ne yeni anne olmuş o kadın, ne de o bebek sempatik geliyo gözüme. yahu sen erken anne olduysan benim suçum ne ya? TEYZE NE TEYZE!


çözüm pratik: kulaklığı kulağıma takıp, sesi de kökleyip, camdan dışarıyı seyredalmak.


unutmadan, o kadına not: ..........sinirimden seslenemedim bile. 

neyse ya, amaaaaaaaaaan! :)



25 Kasım 2011 Cuma

gerçek olmamasını isterdim, ama bu bir itiraf!

yok böyle bir özlemek.. neden bu kadar zavallılaştırıyorum kendimi? özlemek zavallılık değil, çok güzel, mükemmel! ama bende çok eğreti. çünkü özlemek bana göre, özlemi gizlemekten ibaret. bu duygu tüm hatlarıyla hissedilsin üzerimde isterdim, diğer tüm duygular gibi.. maskelerimi bu kadar çok sevmemek isterdim.


naifliğini, olgunluğunu, dokunuşunu, onun için kırıp döktüğüm ya da akıttığım her ne olduysa, bunların bendeki büyüklüğünü,,, çok şeyi, çoğu anı,,, O'nu özledim. 
dokunduğumdaki o hissin dokunduğumu hayal ettiğim o histen ne kadar uzak olduğunu bile bile özledim.


bedenen ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, mühim değil. yanımda hissedemediğim kadar uzaklaşmış oluşu, manen uzak oluşu, uykumu getiriyo. rüyalarımın başkalaşıp o olması sonsuza dek uyumak istememe yeter. ellerinin eski sıcaklığını hissedemiyorum, olsun. o rüyalarımdan çıkmasın. varsın elleri soğuk olsun. sevilmez mi bu eller? birinin adı kış, birinin adı sonbahar.



özlüyorum. dostluğunu en çok..


22 Kasım 2011 Salı

değişiyoruz. çok oluyoruz.

çok yakın bir erkek arkadaş (arkadaş: sevgili olmayanından) seni sever sana iyi davranır ama.. hiç bir zaman cinsel anlamda arzuladığı bir kadını kolladığı kadar, onu düşündüğü kadar, ağzından çıkan her kelimeyi anlamak için zorladığı kadar, tüm bu özeni gösterdiği kadar özen göstermez, emek vermez.

tüm isteklere karşılık veren bir kadın, yani sevgili, dostu yerinden ediverir.

bunları yazacağımı hiç sanmazdım ama.. kesinlikle düşüncem bu şu ara.

yeni tanıştıklarıma ve uzunca zamandır tanışık olduklarıma içimden çektiğim bariyerleri 10 misline çıkarıyorum. az zarar, az hasar istiyorum. amin.


20 Kasım 2011 Pazar

:)

hadi yine ne yaptık ne ettik, bir kriz anında kenetlebilmeyi becerebildik.


happy fuckin' forgotten days!  )(/&%+^Q@[{½

bir zavallının zavallı düşünceleri

boğazının ortasında içinden soğuk rüzgarların geçtiği boşluk hissi; su içmekle geçiremeyeceğin bir susuzluk; ağzını açsan çığlık atmak için bile güç bulamazsın ama içinde çığlıklar kopar; sessizliğinin sonsuza dek sürmesini istediğin gözlerinin tek bi noktaya kilitlendiği uzun anlar; istiklal caddesinde annesinin elinden bi anlığına ayrılıvermiş çocuğun korkusu, tedirginliği, telaşı, ve elbette ki çaresizliği; aynı çocuğa annesinin aslında onu terkettiği gerçeğini söyleyemeyen yabancının ensesine oturan soğukluk; dışlanmışlık;... işte tüm bunlar şu demek: sen! kırıldın! birince.. birilerince..


gerçekten çok kırıldım ama. çok çok çok çok çok kırıldım. "düşünmek zorundasın" diyerek bu düşüncemi onlara dayatmam çok acayip olur. önemseniyorsan, bu, sen yönlendirmeden olmalı. kesinlikle onların minik pişmanlıklarına mahal vermeden, öyle kendiliğinden.. ama olmuyosa da, değerin su yüzüne, göz önüne -artık her nereye gizlendiyse- çıkar.

bir hoşça kal çok görülüp o ortamdan -affedersiniz ama- siktirip gidiyor iseler, siktirip gitsinler gerçekten de. 
bu sinirle samimiyet ölçecek halim yok, ölçmedim de. onların kaç dakika ya da kaç saniye sonra pişman olduklarını ve benim gerçek hislerimi ne derece sakladığımı önemsemiyorum.

...ama dolup dolup akamayan her ne varsa gözlerimde, ki bunlar emektir, karşılıktır, bugüne dek biriken güzel tüm şeylerdir, işte bu gözlerde birikenler akamıyorsa ve yüzlerine "beni üzdünüz" diye bağıramıyorsam, bunlar akamadan geldikleri yerlere geri dönebiliyorlarsa eğer..

ben bir 'zavallıyım
' demektir!

evet öyleyim. çünkü onlara tavır almam demek, belki de onların "öf amaaan, uğraşamicam" diyip kestirmesi demek.

kaybetmek istemiyorum. kaybedebilirim; sinir hakimiyetimi yitirerek..

bu yüzden korkuyorum. (işte tam da bu yüzden zavallıyım.)


hem öyle ki, üşüyerek korkuyorum.